plazma - amatör bilgisayar kültürü

Bir Scener Eşinin Gözünden Demoscene ve Scenerlar

Seval (Irian) Çakır

Şekil 1.

Herkese Merhabalar,

Ben Irian, bu derginin editörü Nightlord’un eşi. Nightshift 2006’ya iştirakimden dolayı benim de bir nickname’im var ama onu kullanmak ve tanıdığım scenerlara nickname’leri ile hitap etmek, yıllardır alışamadığım bir şey (Vigo hariç, nedense ona Uğur demek daha tuhaf geliyor :) )

Utanarak itiraf ediyorum, bu yazının Plazma’nın bir önceki sayısında yer alması gerekiyordu. Sanırım Nightlord’un zamanında yazısını teslim alamadığı tek yazar ben oldum. Ama şunu da belirtmeliyim ki, dergiye akan yazıları gördükten sonra, bana deadline’ı ikinci kere hatırlatmadı bile :) Fakat Plazma 4’ün yayınlandığı gün, derginin ilk 10 sayfasını okuduktan sonra öyle gaza geldim ki, gece 3’te kalkıp haftalardır elimde sürünen yazının ilk halini bitirdim. Ayrıca belirtmeden geçemeyeceğim, gördüğüm ilk andan itibaren kapağa bakmaya doyamadım. Çok çarpıcı ve çok profesyonel… Onun da etkisi olmadı değil.

Ocak 2008 itibariyle Nightlord’la 10. yılımızı doldurmuş bulunuyoruz. Bu yazıda, 10 yılda benim demoscene kavramım nerden nereye geldi açıklamaya çalışacağım, çünkü Nightlord bunun faydalı olabileceğini düşünüyor :) Umarım farklı bir bakış açısı okuyan herkesin hoşuna gider.

2. ayımızın içerisindeyken (o zaman üniversite 2. sınıftayız) Nightlord u haftada bir veya iki defa görüyorum. Biliyorum ki spor yapıyor, dolayısı ile haftada en az bir gününü antrenman yaparak geçiriyor. Onun dışında okula çok gelmiyor, derslere girmiyor, bir zahmet sınavlara giriyor. Ve sınavların sonuçlarından anlaşıldığı kadarı ile, boş vakitlerinde pek ders çalışmıyor. Peki bu adam ne yapıyor? Diye merak etmeye başlıyorum, ama sormuyorum.

4. aya doğru bu durum pek gelişme göstermeyince, dayanamayıp soruyorum. O da yeni bilgisayar aldığını ve sürekli onunla uğraştığını söylüyor. Tabi bu bana pek bir şey ifade etmiyor. Neden? Çünkü bilgisayarın başında oyun oynamak haricinde (o zaman daha internet evlerimize girmiş değil :) ) bu kadar çok vakit geçirilip de ne yapılır, hiç bir fikrim yok. İçinde bulunduğum fikirsizliği daha iyi anlayabilmeniz için benim o güne kadar bilgisayarla olan ilişkimi biraz açmak durumundayım.

12 yaş civarlarındayken, benimle yaşıt kuzenime Commodore alınıyor. Dayım nerden duydu aldı bilmiyorum, ama bir şekilde alıyor sonuçta. Fakat 1) ayrı şehirlerde yaşadığımız için çok az görüşebiliyoruz. 2) derslerimizi kötü etkilemesi olasılığına karşılık, görüştüğümüz o kısıtlı zamanda da oynamamıza çok az izin veriliyor. Oynamamıza diyorum çünkü başka bir şey yapma aşamasına gelemeden Commodore evden gönderiliyor. Dolayısı ile benim Commodore 64 ile tanışıklığım toplam 45 dakikalık bir temastan ibaret. Ve benim için sadece bir oyun konsolu, başka özelliklerinin olduğunu çok çok uzun yıllar sonra öğreniyorum.

Herhangi bir bilgisayarla ikinci temasım, lisede aldığım bilgisayar dersi. Ama durum şöyle, toplam 10 bilgisayar var, biz 50 kişiyiz. Dolayısı ile 5 kişi sıra ile kullanmak durumundayız. Kullanmak derken, ne yapabileceğimiz hakkında bir fikrimiz yok, cesaretimiz de yok. Bozarız korkusu ile bakıyoruz kendisine. Aksi gibi öğretmenimizin de pek fikri yok. Bu bilgisayar modası yeni çıkmış durumda, adamcağıza aldırmışlar 3-5 saat ders bir yerlerden, kitaptan bakıp bakıp yazdırıyor bize. Güya basicte bir şeyler yazmayı öğreniyoruz. 2+2’nin sonucunu öğrenmek için neden bu kadar uğraştığımızı sorgulayamadan dönem bitiyor.

Ben bu durumda, bir Psikoloji öğrencisi olarak üniversiteye başlayıp, yurdun laboratuarında düşe kalka, word ile ödevimi yazıp, diskete kaydetmeyi öğreniyorum.

İşte Nightlord haftanın 5 gününü bilgisayar başında uğraşarak geçirdiğini söylerken ben bu durumdayım. (Fark ettiğiniz üzere, benim için henüz bir sohbette adı bile geçmedi demoscene kavramının). Kendisine pek inanmıyorum, ama devam ediyorum.

Birinci yılımıza yaklaşırken, Nightlord un bu kadar vakti hakikaten bilgisayarın başında geçirdiğine ikna oluyorum. Demek ki, bu da böyle birisi deyip kabulleniyorum. O yaz bana PC de yaptığı bir müziği dinletiyor. Çok beğenip, çok şaşırıyorum. O zaman bana kullandığı müzik programını gösteriyor. “wow”

Yıllar geçiyor evleniyoruz. İlk bir yıl sürekli şu moddaydım: “Allah’ım ben sürekli bilgisayar başındaki bu adamın sırtını seyretmek durumunda mıyım? Ne zaman sıkılacak da dışarı çıkmak isteyecek?” Ama onun canı asla sıkılmıyor, her zaman yapacak bir şeyleri var. Tam aksine o aralar, yıllardır inaktif olduğuna inandığı eski bir hobisinin Türkiye’de hala aktif olduğunu keşfediyor. Ve kabusum başlıyor “Allah aşkına nedir bu demoscene”

Bunlar da yetmiyormuş gibi, tam o sırada ailesi yıllardır oturduğu evden taşındığı için, eski odasındaki her şeyi bize gönderiyorlar. Yarabbi kutular dolusu teyp kaseti (sonra onların Commodore oyun kasetleri olduğunu öğreniyorum), dergiler, Commodore disketleri, bilgisayar parçaları, daha ne olduğu konusunda hiçbir fikrimin olmadığı binlerce ıvır zıvır. Nightlord bunları kutsal emanetlermiş gibi karşılayıp, evimize gelen misafire yatak odası olmasını planladığımız odayı bir güzel donatıyor. Neyse !

İlk birkaç hafta, aralıksız demo seyrediyor. Çok sevdiklerini üst üste defalarca seyrediyor. Odasından gelen demo müziği, Çin işkencesi gibi, pencereyi açıp “İmdat” diye bağırmak istiyorum.

Bu on yılın içindeki en zor zamanlar sanırım bu keşfin hemen arkasından, ilk demosunu yapmaya karar verdiği zamanlardır. Partiye yetiştirme telaşı içinde kendini o kadar kaptırdı ki, birkaç ay görüşmedik desem yeridir. O sure içerisinde o kadar çok şikayet edip, söylendim ki ben bile kendimden nefret ettim, o hiç etkilenmeyip azimle devam etti :) O kadar kızdım ki, ne yaptığını anlamak için hiç çaba göstermedim. Sonuçta okumanın haricinde herhangi bir hobisi olmayan sıradan bir Türk insanıydım ben ve ufkum almıyordu bu olayı.

Ta ki bu birkaç ayın sonunda, Nightlord beni PC’nin başına oturtup ilk demosunu seyrettirene kadar. Water’ı hayranlık ve şaşkınlık içinde seyrettim. Bu kadar zaman uğraşıp bu çok etkileyici ama kısacık şeyi mi yapmıştı. Demek bu kadar zor bir olaydı bu. Ve o kadar heyecanlı ve mutluydu ki. Sanırım bir şeyler üretmenin çok farklı ve insanı mutluluktan deli edebilecek bir olay olduğunu ilk o zaman fark ettim. Benim için o demo dönüm noktasıdır. Kızmayı bırakıp, ne yapıyor diye ilgilenmeye başlamamın dönüm noktası. (bu demonun bana ithaf edilmiş olmasının bu kararımda sanıldığı kadar etkisi yoktur :) )

İtiraf etmeliyim ki bu ikimize de iyi geldi. Benim açımdan, ilk olarak söylenmeyi bırakmış oldum (ya da çok azalttım diyelim). Dolayısı ile huzurum(uz) arttı. İkincisi, sırtını seyretmeyi bırakıp, omzunun üstünden ekranı seyretmeye başladım ki, gördüklerimi beğendiğimi itiraf etmeliyim. Artık ciddi bir demo izleyicisiyim. Tabii ki kendim takip edip, indirip izlemiyorum. Ama Nightlord izlerken ona katılmak hoşuma gidiyor. Hatta favori gruplarım ve demolarım bile var (Glance/Living mesela :) ) Pixel Art a olan saygım Hydrogen in Bronx logosunu yapmaya çalışma teşebbüsümle bin kat arttı. Baka baka taklit bile edemedim :) Artık her grafiğin önünde saygıyla eğiliyorum. Müziğe hayatımın her aşamasında çok ilgisiz biriydim (çok yetenekli bir ailenin yeteneksiz tek ferdi olmanın verdiği utançla sanırım) ama pencereyi açıp imdat diye bağırma aşamasından, bazı demo müziklerini MP3 player’ıma yükleyip dinleme aşamasına geldim. Gösterdiğim gelişmeyi takdir etmelisiniz :)

Tabi bunları, kendi gösterdiğim çaba ve sabrın haricinde sevgili öğretmenim Nightlord a da borçluyum. Yıllar boyunca bütün sorularıma hiç sıkılmadan cevap verip her şeyi benim anlayabileceğim seviyede anlattı. Aynı demoyu belki onuncu kez seyredip, onuncu kere hangi gruba aitti diye sorsam bile :) (Bütün bunları camiaya bir scener daha kazandırabilir miyim diye yaptığından şüphelenmiyor değilim:)) sadece son zamanlardaki “kod yazmayı öğrenmek istiyorum” taleplerime, kendi yazdığı tutorial’ları okuyarak başlayabileceğimi söyleyerek, usta manevralarla kıvırıyor. Ama bir şeyleri kendi kendine kurcalayıp öğrenmek ve öğrendiklerinden bir şeyler üretmek çok zor şeymiş. Bunu yapabilenleri ne kadar takdir ettiğimi kelimelerle anlatmak zor.

Ve sonuç olarak bu 10 yıllık süreçten öğrendiğim en önemli şey, insanın kendini değerli hissedebilmesi için herhangi bir işte çalışıp para kazanmasına gerek olmadığıdır. Birazcık disiplin ve kararlılık ile bir şeylerin başına oturup, üretilen güzel şeylerden tüketip sonra da küçücük de olsa bir şeyler üretmek yetebiliyormuş.

Şekil 2.

Ve son olarak, demoscene kavramının bende nerden nereye geldiği:

  1. Demoscene denen şeyden tamamen habersiz olduğum mutlu ve mesut yıllar

  2. “Batsın bu demoscene, adını bile duymak istemiyorum” dediğim dönemler

  3. “Bu demoscene de cok guzel bişeymiş, insan ne çok öğreniyor. Ama böyle boş boş durmamam lazım, bişeyler üretmeliyim” dediğim şimdiki zaman. Bu zamanın tatmini yüksek, ama hiç tasalanmadan tembel tembel günler geçirebildiğim dönemlere çok hafiften özlem duyduğum da bir gerçek :)

Scener eşi olmak zor işmiş :)

plazma - 2008