plazma - amatör bilgisayar kültürü

Coder / Sanatçı Olmak Üzerine...

Cem (Spaztica) Gencer

Vakit bulup mola verdikçe web'de bulduğum güzel yazıları kahve eşliğinde okumaktan keyif alırım; ofis rutininden ve sıkıntısından kaçmak için de güzel bir yoldur. Ara ara ilgimi çeken siteler değişir, bazen LifeHacker, bazen ZenHabits... Son günlerde Y-Combinator girişimciler projesinin yöneticilerinden Paul Graham severek okuduğum birisi. Paul Graham'ı biraz araştırınca, uzun süredir kafamda belirginleşen bir konu hakkında bir kitap yazdığını gördüm: Hackers & Painters. Elbette alıp okumayı isterim, ama okumadan önce kişisel scene ve sanatsal eğitim geçmişimden yola çıkarak bir yazı yazmak istedim.

1. Coder, Su Katılmamış bir Sanatçıdır

Programcılığın, programlamanın mühendislik olarak düşünüldüğü bakışın aksine, coder olan bir insanın mühendislikten çok bir sanatçı, bir yaratıcı olduğunu iddia edebilirim. Bunu biraz açalım... Coder her seferinde yeni bir şey yaratan, gereken verileri ve malzemesini topladıktan sonra derin bir konsantrasyon sürecine giren, kurguladığı kodları belleğinde yüzlerce kez farklı varyasyonlarla çalıştırabilen, gerektiğinde alt parçaların işleyişini takip etmek için bu süreci adım adım olarak da kafasında canlandırabilen kişidir. Metaforsal düşünme biçimi, ileri düzey programcılarda ve coder'larda çok kullanılır.

2. Soyutlama, gerçek dünyadan kopmaktır

Soyutlama, son gelişen dillerde daha belirginleşen OOP anlayışının temelini oluşturur. OOP yapısında her parça, bütünden ayrı durabilen birer soyutlanmış nesnedir.

Sanatçılara baktığımızda önceleri kübizm, sürreelizm gibi akımlarla gerçeklikten ayrılan sanat anlayışı zamanla kavramsal, soyut, sosyal akımlara dönüştü. Hepsinin de temelinde belirli izlenimleri, düşünce ve duyguları kavramlar, metaforlar, görüntüler üzerinden soyutlayarak iletmek var. Üretim sürecinden önceki araştırma süreci aslında üretimin ne şekilde olacağını da kapsar. Her iki alanda da, coder da, sanatçı da, üretim evresine geldiklerinde normalden daha sancılı olabilen, çok daha yoğun konsantrasyon gerektiren sürece hazırlarlar kendilerini. Pek çok yazar da, kitaplarında dile getirdikleri evrenlerini sürekli akıllarında barındırırlar ve bu araştırma sürecinde bunu evirip çevirir, farklı gözlerle anlatmak istedikleri düşünceler örtüşünceye kadar değiştirirler.

3. Sanat ve kod; mantığın iki farklı uzantısı...

Bir arkadaşla geçenlerde bu konularda sohbet ediyorduk; aslında sanatçı da, coder da temelde mantık üzerine kurulan farklı yapı taşları olarak algılanabilir. Kod yazma süreci, bu yapı taşlarını bir dil üzerinden ifade etmektir. Sanatın da dili soyutlamadır. Her ikisinin de dayandıkları temel, batı düşüncesinin temelini oluşturan bir pozitif bilim. Açıkçası daha algısal, mistik bir bakışla, sezgisel yaklaşım temel alınsaydı programlama nasıl bir noktaya giderdi, merak ediyorum. Fuzzy logic, kontrollü kaotik durumların kısmen hesap edilebilmesini sağlıyor. Peki tamamen organik bir sistemde bilgisayar teknolojileri nereye doğru gider, merak ediyorum açıkçası. Bilgisayar lojiği, 0 ve 1 üzerine kurulmuş bir sistemdir. Bu matematiksel ifade yöntemini -1, 0 ve 1 şekline çevirmek bile tüm bilgisayar teknolojisini değiştirebilecek kadar radikal. Bunun yapılabilmesi için kat edilmesi gereken çok yol var. Ben de konudan haylice uzaklaştım, farkındayım.

Bir süre önce yine web üzerinde bulduğum, ama artık yığın içerisinde bulamadığım bir yazıda bir coder'ın üretim sürecinde çok hassas bir durum olduğu ele alınıyordu. Düşünce akışı bir kere yüksek hıza çıktı mı, bağlantılar iyice soyut bir açıdan ele alınmaya başladı mı, o halde kod yazmak kadar keyifli birşey yoktur, yemek yemeyi bile unutur, saatlerce beyninizdeki kodları klavyeden diske akıtırsınız. Müzisyenlerin yoğunlaşıp improvizasyon yaptıklarında olduğu gibi, dışarıdan gelebilecek en ufak rahatsız edici etken -fotoğraf çekilmesi, yakında bir yerden ritimlerini bozacak bir düzensiz ritmik ses-, o düzlemden tepe takla düşmeye sebep olur. Kod yazarken komşu evden gelen çeşitli sesler, az ilerdeki okulun tenefüs zilinin çalması, eşinizin o anda içeri girerek akşam ne yemek yapacağını sorması sizi o anki düşünce akımını belleğinizde kaydedip -bazen buna fırsat bile bulamayabilirsiniz- dikkatinizi bu yeni etkene çevirmenize sebep olur. Ama etken ortadan kalktığında tekrar aynı konuma dönmeniz bazen çok hızlı, bazen de tüm kod işleyiş mekanizmasını yeniden canlandırmaya çalıştığınız için daha yavaş olabilir. Düzenli üretim yapan sanatçı ya da coder, bu geçişleri daha acısız atlatabilir, sürekli üretim yaptığı için her iki dünyada da aynı anda var olabilir. Sonucunda sanat da, kod yazmak da bir performans ürünüdür ve performans ne kadar sıklıkla tekrarlanırsa, o kadar kemikleşir. Düşüncenin sanatsal ya da kodsal dil aracılığıyla ifade edilmesi, farklı bir ülkenin diliyle konuşmayı öğrenen birinin ilk zamanlar yaptığı gibi kelime karşılıklarını hatırlayarak çevirmeye çalışmakla benzer bir gelişim eğirisine sahiptir. Pratik yapıldıkça bu karşılaştırma tabloları bırakılır ve o dil ile düşünülmeye başlanılır. Bence demo partileri de bu performansı, en çok dış etkende kesintisini bozmadan devam ettirebilme platformlarıdır. Bu etkinliklerdeki zaman limiti, sosyalleşme, sürekli fon müziği, video gösterimleri gibi etkenler, deneyimli coder için etken bile olmaz; klavyesinin başına oturdu mu, beynini tüm bu etkenlerden kapatmasını öğrenmiştir.

Kod ve sanat ilişkisi, benzerliği, aslında yapılan üretimlerin de devlet açısından benzer kriterde ele alınmasına yol açmış. Telif hakları kanunu, tekil, özel üretimlerde her ikisinin de Fikir ve Sanat Eserleri Kanununda tanımlanmış. Haliyle ticarileşme boyutuna girilmeden yapılan tekil işler, gerek sanat eseri, gerek yazılım uygulaması, devlet açısından da aynı ele alınıyor. Üretimlerin sonuçlarının ele alınma şekli de ayrı bir yazı konusu olabilir. Ama demoların birer sanat eseri oldukları, nitelikleri açısından ele alındıklarında daha da belirginleşiyor. Tekil üretilen bu demolarda coder'ın özgün hazırladığı kod parçaları dışında hiçbir şey tekrar etmez, her demo bunlar dışında sıfırdan hazırlanır. Demoscene'in telafuza gerek olmayan temel prensiplerinden biri özgün ve taze hazırlanan içerik. Son dönemlere kadar sanat eserleri de özgün olma konusunda iddiali bir pozisyona sahiptiler. Postmodernizmle gelişen yeniden kullanım anlayışı ile bir sanat eseri, diğerinin küllerinden / parçalarından / artıklarından doğabilmekte. 90'lı yıllarda kendini gösteren globalizm anlayışının dijital kültürdeki yansıması internetin gelişimiyle yeniden kullanım anlayışı da üretime yansıyor. Seksenli yıllarda özgün eserlerle başlayıp zamanla remix kasetlere, oradan da DJ kültürüne (Remix Culture) geçiş gibi bir evrim geçiren üretim anlayışı, daha eski bir anlayışta olan demo kültürünün varlığını sarsıyor. Haliyle demolarda içeriğin biricik olma durumu da çok önemsenmemeye, “sonsuz bir evren olan ağ”daki kaynaklar (Ghost In The Shell'e saygıyla...) sömürülmeye ve üretilenin kalitesi düşmeye başlıyor. Son senelerde yapılan üç boyutlu, efekt bazlı demoların hepsi, bu tür bir kalitesizleşmeden muzdarip. Partilerde üretimin kalitesel ölçümü gibi bir yöntem olsaydı, demoscene kültürü farklı bir yöne doğru gidebilirdi. Bazı gruplarda görülen art director’lük eğilimi demo gruplarının birer reklam ajansı gibi çalışması kalitesi yüksek ürünlerin oluşmasını sağlıyor.

Avrupa'da "Code is Art" düşüncesinin belirginleştiğini ve Ars Electronica gibi etkinliklerde sanat ve programlama arasındaki sınırın iyice eritildiğini görüyoruz. Internet'te sosyalleşmenin çekici olmaya, çeşitli API'lerle ve gelişen teknolojilerle melezleşen sitelerin de sosyal bağlara yönelmesi ile araştırmacı sanat teorisyeni-yazar Nicolas Bourriaud'ın İlişkisel Estetik kitabıyla ortaya attığı ilişkilerin oluşturduğu bir boyut düşüncesine paralel bir düşünce. Zaten OOP temelinde yer alan parent-child ilişkileri, inheritance gibi kavramlar bu yaklaşımın iyice yerleştiğini gösteriyor.

Üretim aşamaları olarak da, üretilenin ele alınışı ve bir süre sonra arşivlenmesi -müze ya da ftp server üzerinde- açısında kod yazmakla sanat eseri üretmek aynı yollardan geçiyor. Tek farkları, sanat eserinin daha kitlesel bir izlenme oranına sahip olması ve parasal dönüşüm değerine sahip olması.

plazma - 2008